NEWS

(Tr) AMSTERDAM: ÖZGÜRLÜĞÜN VE BİSİKLETİN ŞEHRİ

Hollanda’nın başkenti olan Amsterdam, belki de Avrupa’nın en güzel şehri. Aslına bakarsanız Hollanda başlı başına en güzel Avrupa ülkesi bana göre ama Amsterdam’ın özel bir yeri var tabii ki. Şehrin nüfusundan fazla bisikletin olması ve ot kullanımının serbest olması gibi yanlarıyla öne çıkan Amsterdam tabii ki bu kadarla sınırlı değil.

Amstel Nehri kıyılarına kurulması nedeniyle Amstel-reddamme adıyla anılan Amsterdam’ın kuruluşu 1200’lere kadar uzanıyor. 1296’da Hollanda kontlarının egemenliği altına giren bölge birkaç yüz yıla kalmadan Protestan ve Yahudilerin dini baskılardan kurtulmak için sığındığı şehir olarak büyümeye ve 1600’lere varıldığında ekonomik refahın yükseldiği bir şehir haline geldi.

Amsterdam, ticaretteki yenilikçi gelişmelerin sonucu olan Hollanda Altın Çağ olan 17. yüzyılda dünyanın en önemli limanlarından biri haline geldi. Bu yüzden 19. ve 20. yüzyıllarda şehir daha da genişledi ve birçok yeni mahalle ve banliyöler eklendi. Toplam uzunluğu 100 km’den fazla olan ve çoğu 17. yüzyılda düzenlenen kanalları şehre çok farklı ve güzel bir hava katıyor. Amsterdam’ın ünlü kanalları bugün UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alıyor.

Evet kentin tarihini de öğrendiğimize göre artık Amsterdam’ı keşfetmeye hazırız. Şehrin ana istasyonu olan Centraal Station’da inip sola doğru yöneldiğiniz zaman şehir merkezini görüyorsunuz. İster yürüyebileceğiniz ister bisikletle turlayabileceğiniz o küçük, dar, yemyeşil ve şirin sokaklar yarım saatlik bir mesafede kalıyor. Fakat o da ne? Her yer leş gibi çöp dolu ve gerçekten iğrenç bir koku sinmiş gökyüzüne. ‘’Hani Avrupa temizliğe önem verirdi, koca Amsterdam’ı bok götürüyor resmen!’’ diye düşünebilirsiniz ama yanılıyorsunuz. Bu gördüğünüz manzara tamamen Amsterdam’ın özgür, asi, bohem ve dağınık ruhunun bir yansıması aslında. Ha bu arada bisikletle turlama demişken dikkat edin Amsterdam’ın her yeri bisiklet ve bisiklet yolu dolu. Velev ki farkında olmadan bir bisikletliye tosladınız, o vakit ceza ödüyorsunuz. Ülkede bisiklet kullanımının teşviki gerçekten inanılmaz. Hatta bunun için yıl sonunda belli bir ücret verildiği bile söyleniyor.

Ana meydanı gezdikten sonra bir diğer meşhur meydan, Dam Meydanı’na doğru geçiyoruz. Dam(n) good! deme garantisi vereceğimiz meydanda dolaşırken hünerlerini gösteren akrobatlar, müzisyenler, aşıklar, meraklı gözlerle etrafı inceleyenler, fotoğraf çekenler veya anın keyfini çıkaran sırt çantalı diğer gezginlerle karşılaşmanız egayet olası. Şehrin en cezbedici yerlerinden biri olamasa da yorucu bir şehir turundan sonra, hoş ambiyansı ile biraz mola vermek isteyebileceğiniz bir yer. Tabi eğer siz hala yürümek istiyorsanız sokakta satılan patates kızartmasının tadına bakmanızı da tavsiye ediyoruz. Ayaküstü yenilecek ve her türlü sosla lezzetine lezzet katacak (Mayonez bu meşhur Avrupa atıştırmalığı size kağıt bir külahta servis ediliyor. Yalnız dikkat edin gerçekten fazla sıcak!

 

Dam Meydanı’nı da gezdikten sonra eğer hala hava kararmadıysa Hollanda’nın en güzel köylerinden en azından birkaçını görmeniz için yeterli vaktiniz var. Yapmanız gereken şey çok basit! Hemen Centraal Station’a gidip ilgili gişeye 10 Euro vermeniz ve otobüslere doğru yönelmeniz. Gezmek istediğiniz köylerde kararsız kaldıysanız benden size bir tavsiye rotanızı Edam’dan başlatın. Oradan da Volendam’a geçin. Zaten sonrasında otobüs, size verilen haritadaki belirtilen tüm köylere götürüyor. Instagram’ınızdaki takipçilerini fena kıskandıracak kareler yakalamanızın yanı sıra bu köylerde sütün en doğal ve lezzetli halini bulma şansı yakalayacağınızı da hatırlatmak isterim. Dolayısıyla en nefis yoğurdu, peyniri, dondurmayı ve hatta waffle’ı da buralarda yiyeceksiniz. Tabi bu fırsatı iyi değerlendirirseniz…

Köy turunu da bitirdikten sonra otobüsle Centraal Station’a geçtik ve yeniden Amsterdam meydanlarına doğru akıyoruz. Eğer yukarıda bahsettiğim 2 köyü de gördüyseniz 4-5 saat orada vakit harcamışsınızdır diye düşünüyorum. Tabi haritadaki tüm köyleri gezdiyseniz çoktan hava kararmış ve Red Light District’i neon ışıklar eşliğinde gezmeye hazırsınız. Yorulmak yok çünkü siz sabahtan beri Amsterdam’ın doğal güzelliklerini ve tabiatını gördünüz. Ama hala ruhunu sezebilmiş değilsiniz. İşte bu yüzden Red Light District’ı akşam vakti deneyimlemek yerinde bir karar olacaktır.

Red Light District’teki ‘Red Light’ bu bölgedeki fahişelerin kırmızı ışık yakmasından geliyor. Eğer bu ışık mavi olursa bilinki o transeksüeldir. Bu bölge, çok sayıda barları, seks shoplar, striptiz kulüpler ve aralarında üç Bulldog Coffee Shop olmak üzere her biri kendine has tarza sahip coffee shopları ile nevi şahsına münhasır bir yer. Hatta seks tiyatroları bile var ki oralarda fena kuyruklar var. Hemen herkesin De Wallen, yani daha iyi bilinen adıyla Red Light District ile ilgili değişik fikirleri veya tolerans seviyeleri var. Bir yandan hiç kimse para için vücudunu satmak zorunda kalmamalı diye düşünülse de diğer yandan ise Amsterdam normalde acımasız olan endüstriye biraz hakkaniyet eklemeyi başardı. Minimum ödemeler, yasal koruma, zorunlu HIV testleri ve zorunlu prezervatif kullanımı iyileşmelerin sadece birkaçı. Red Light District hakkında ne düşünürseniz düşünün, sadece gerçekliğini anlamanıza yardım etmesi için bile olsa, fahişeliğin açık sergilenişini bir kez olsun görün. Bazı insanlar elbette burada diğerlerinden biraz daha fazla zaman harcayabilir tabi. Ayrıca hatırlatmakta fayda var sakın cam vitrinde size davetkar bir şekilde göz kırpan bü kadınların fotoğrafını çekmek ya da onları videoya almayın çünkü yasak.

VAKTİ OLANLARA BİRKAÇ ALTERNATİF

Şimdiye kadar bahsettiklerimiz Amsterdam’a günübirlik gelenler içindi. Hani olur ya bir Orta Avrupa turu yapıyorsunuzdur gelmişken görelim dersiniz. Eğer birkaç gününüz daha varsa aşağıdaki öneriler de hoşunuza gidecektir diye düşünüyorum.

1)SKEK

Red Light District’in yakınlarında olan bu butik mekan, Hollanda’nın geleneksel tüm yemeklerini en uygun fiyata bulabileceğiniz şirin bir işletme aynı zamanda. Şirin çünkü orayı gençler işletiyor. Hizmette sınır tanımadıkları gibi sohbet kurmak istediğinizde de sizi asla geri çevirmiyorlar. Fiyatlar 10-15 Euro civarında. Buraya uğrarsanız muhakkak Bitterballen köftesini ve Amsterdam’a has kalın dilimlenmiş ama özel sosla servis edilen Patas’ı denemeyi ihmal etmemenizi hatırlatalım.

2) HEINEKEN EXPERIENCE

Aslında müzeden çok bir deneyim olan ve Heineken Experience olarak geçen Heineken Müzesi, ülkenin ünlü bira firması olan Heineken ile çeşitli eğlenceli sunumların yapıldığı bir nevi interaktif bir müze. 1988’e kadar Heineken’in genel merkezi olarak kullanılan bina şimdilerde Heineken’in tarihçesi ve bira yapımı gibi bilgiler sunuyor. Hatta sizi bile biraya çevirme gibi acayip sürprizleri de mevcut. Turistler tarafından yoğun ilgiyle ziyaret edilen müzede ücretsiz bira ikramı da var.

 3) VAN GOGH MUSEUM

Dünyanın en ünlü ressamlarından Hollandalı sanatçı Van Gogh’un eserlerini sergileyen Van Gogh Müzesi kentin en çok ziyaret edilen müzeleri arasında ilk sıralarda. Dünyanın en geniş Van Gogh koleksiyonu olan 200’den fazla resim, çizim ve mektup yer alıyor. İster trajik hayatından, isterse kayda değer yeteneğinden etkilenerek olsun, her yıl bir buçuk milyon civarında ziyaretçi muhteşem Van Gogh Müzesi’ne geliyor. Yalnız uyarmakta fayda var. Van Gogh’a çok fazla ilginiz yoksa uğramasanız da olur diyebilirim. Biraz da pahalı açıkçası.

 4) RIJKMUSEUM

Hollanda’nın ulusal sanat galerisi Rijksmuseum, Amsterdam’ın en önemli müzesi. Dünyaca ünlü sanatçılardan Rembrandt, Vermeer, Frans Hals ve Jacob van Ruysdael gibi ünlülerin eserleri sergileniyor. Hollandalı Mimar Pierre Cuypers tarafından 1885’te inşa edilen ve 2012’de Hollanda Kraliçesi Beatrix tarafından tekrar açılan Rijksmuseum’da 8 bin sanat eseri, heykel, gemi maketleri, antika objeler, yöresel kıyafetler gibi Hollanda’nın en önemli sanat koleksiyonları sergileniyor. Resimlerinin yanı sıra Rijksmuseum, 35 bin kitap ve el yazması içeren iyi donatılmış kütüphanesiyle oluğu kadar, Hollanda sanatı ile kültürünün gelişimini gösteren sayısız sergi eserleriyle de haklı övgüyü hakkediyor. Amsterdam’ın en popüler turistik aktivitelerinden birisi burayı görmek. En az 2 saat ayırmanız gerek, sanat düşkünüyseniz yarım gün dahi yetmez.